UKRAYNA

Kültürünü içine çekmek için çıktığı yolda, görecekleri, kafasındaki dönüşmesini bekleyen konulara ışık olacağını hissederek heyecanlanmıştı. Dönüşü başka olacaktı. Her şeyin ama her şeyin kıymetinin bilinmesi gerekliliği çok büyük devasa şeylerde değil, gözümüzün önünde duran ama göremediğimiz ufacık şeylerde yattığının idraki Ukrayna idi.

Daha ülkeye adım atar atmaz, etrafının üniformalı kadınlarla çevrili olduğunu gördü ve o üniformalı kadınlar bakımından ödün vermeyen, ciddiyetle yapılması gereken her şeyin bile altında zarafeti barındırabilen bir kadın topluluğuydu. El kol hareketleri, ses tonları, çevirdikleri sayfalar, attıkları adımlar bir bot içerisinde de olsa, kadın gibi konuşabilmenin, kadın gibi yürüyebilmenin, ciddiyetin telaffuzların da bile kadın gibi nidalarını bulundurabilmenin bütünündeydiler. Erilleşmemiş ve dişilikleri ile mesleklere uyumlanmak yerine mesleğe kendilerini uyarlayabilmişlerdi. Doğalarına, kendi olma hallerini özgürce yansıtabilmişlerdi.

Karşılaştırmaktan öte,  günümüz modern çağımızda, burada modern ve medeni çağı kullanmayı çok içten yazamasam da, modern çağda, metropol bir şehirde bile, rahat adım atabilmek adına eteklerimizden, elbiselerimizden vazgeçildiği, her yapılması gereken şeyin başına, adam gibi iş yap dediğimiz yerde onlar,  işi adam gibi yapmak yerine, işi ahlakıyla yap diyerek yani onuru ile yap diyerek, kadınlık ya da erkeklik vasfının dışın da, işe iş gibi bakabiliyorlardı. İşi yapanın kadın ya da erkek olduğunun dışın da, işe odaklanma vardı.  

Yürüdüğü caddede, koskoca halk otobüsünün, ağır direksiyonunu, bileğinin inceliği ile çevirebiliyordu. Onu çevirmek için bir erkek gücü taklit edilmiyordu. Şehirde korna sesleri,  baskı ve kavga yerine, müzik duyulabiliyordu. Kimsenin sesi, sokakları dolduran müziği bastırmıyordu. Manevrasını alamayan araç için, arabasından inip, el kol hareketleri yaparak, etrafa hakaretler savuran kabalıklar yoktu. Herkes onun manevrasını alabilmesi için bekliyordu. Çöp konteynerleri sokaklarda dolaşırken koku salmıyor ve kapakları kapalı şekilde çöplerini toplamaktaydı. Hiçbir çöp kovasının etrafı çöp dolu değil ve kapakları kapalıydı. Her sokaktan, geçilen her yerden, seni alıp götüren müzik sesleri ile doluydu. Tarihi binaların eşliğinde, müzik sesleri ile adımlanan o sokaklar, eski ile yeninin nasıl da senkronize olabildiğinin ve ruhu nasıl da dans ettirebildiğinin göstergesiydi.

Dinlenmek için gittiği küçük bir kafede bile, büyük incelik ve zarafet vardı. Her şey yerli yerine konulmuş, küçücük bir pasta bile özenle servis edilebiliyordu. Tabak, maliyetin hapsinden çıkmış, göze ve damağa hitap etmesi için, özenle yerleştirilmişti. Ucuz yiyecek olsa da o harika bir sunumu hak ediyordu. Sunum rakamların hapsinden çıkmıştı.

Gittiği bir restaurantda self servis hizmeti vardı. Sıra beklemiş ve siparişini vermişti. Ancak verdiği siparişi görevli başkasına verince,  özür dilemiş ve ona oturması için yeri göstermiş ve self servis olan bir yerde, elinde tepsi ile oturduğu yere kadar siparişini getirmişti. Normal de kasasının başında sipariş hazır gelip alabilirsiniz derlerdi. Ancak görevli kadın yaptığı hatanın inceliğinde, servisi kendi getirmiş ve özür dileyebilmişti.   

Operası ile ünlü bir yerdi ve o da biletini alarak sıraya girmişti. Tarihi bir bina olmasına rağmen, bina öyle güzel korunmuş ve bakımlı kalmıştı ki, iç mekân görkemli ve itina ile döşenmişti. İçeride nezaketle akan bir disiplin ile kuyruklar oluşturmadan ait olduğun salona ulaşabiliyordun ve üstünde bulunan manto ve paltoları ise bir odaya bırakabiliyor gösteri sonrasında alabiliyordun. Bunun için manto ve paltoların, başında bekleyen bir görevli ya da numaralara ihtiyaç yoktu. Sanat nasıl da olması gerektiği gibi müthiş bir özenle sergileniyordu. Sanata saygısından çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler özenle giyinip, gösteriye gelmişlerdi.

Kimsenin ayakkabısının altı çamurlu değildi, sokaklar pırıl pırıldı ve yerlerde çöp yoktu. En minik bir tuhafiyecinin pencereleri bile mordan çiçeklerle bezeniyordu. Böyle yerler görmek için, dışarıdan bakıp, içerisi pahalıdır algısından çok, o işi yapan kişinin, kendi ekmek teknesine saygısının ve özenle işine sahip çıkışının göstergesiydi. Ara sokaktaki bir bakkalın bile, rafları titizlikle dizayn edilmiş ve kasada duran kadının bakımı bile kadınlığa ilham vericiydi. Gözlemleri sonucunda kendisinin ne kadar da erilleşmiş olduğunu fark etmeye başlamıştı. Hâlbuki o bile çevresinde, bakımlı ve giyimine, saçına başına özen gösteren birisi olarak algılanmasına rağmen, kendisini bir anda özensiz hissetmişti. Mahalle arasında bir kuaföre sadece saçına başına çeki düzen verilsin diye girmişti. İşte içerisi beyaz renklerle ağırlıklı olarak döşenmiş ve işini severek yaptığı belli olan yüzü gülen insanlarla çevriliydi. Normalde seni on beş dakika da hazırlayan yerlerden çok, o kadar çok özeniyorlardı ki sanki o gün senin için çalışıyorlarmış gibi, bir tavırları vardı. Çekmeceler yığılmış fırçalarla değil, özenle düzenlenmiş ve her yer pırıl pırıldı. Kadınların, kadın gibi var olabildiği ve her ne iş yapıyorlarsa yapsınlar, kendi varoluşlarından ödün verilmediğini görebiliyordu.

Bilirdi ki, bir gün kadın, giyimine, saçına başına özense, çeki düzen verse ve işine öyle gitse, “Hayırdır akşam bir yere mi gideceksin?” denilirdi. Hâlbuki insan kendisi için, önce kendisi için temiz ve özenli giyinip, parlamalıydı. Kadınlar sadece erkekleri baştan çıkarmak algısının dışında ya da dikkat çekmek için değil, varoluşunun nezaketinde, kadınlığın zarafetinde, ışıldamalıydı.   Orada da yaşam vardı, aile vardı, çocuklar vardı. Ancak kadınlığını yansıtacak enerjileri ve ışıkları kaybolmamıştı. Erilleşmiş bir toplumda, kadınların bile erilleşmiş gibi hal ve harekette davrandığı bir toplumdan, zıt bir topluma gittiğinde fark etmişti. Onun yaşadığı şehirde, kadın, kadınlığını unutmuştu.

Evinde yemek yaparken de, işine giderken de, çocuklarını gezdirirken de, önce kendisi için bakımlı olmalıydı. İster başı açık olsun ya da olmasın, bir broş bile bir küpe yerine geçebilir, bir kına bile bir oje yerine geçebilir, bir şal bile, bir atkuyruğu saçı yerine geçebilirdi. Yeter ki, ona kendine özeni ve varlığını hatırlatsındı. O yine şanslıydı, annesi ona kız çocukları pantolon giymez diye, çocukluğundan beri, elbise ve etekler giymesini istemiş ve pantolonu yasaklamıştı. Belli bir zaman bu duruma karşı çatışsa da, işte anlamıştı.

Fark ettiği, günümüzde hem iş yapan, hem çocuk yapan, hem kendisini kariyerine adayan, kıyı da köşe de hayalleri için çabalayan ve birçok alanda var olan kadın vardı. Ancak bir farkla,  kadın olarak görünmüyor ve kendini kadın gibi hissedemiyordu. İşe, eşe, çevreye uyumlanmaya çalışan kadınlar topluluğundan çıkmış ve her işin içinde, kadının var olabildiğini ve kadın gibi görünmesine hiçbir şeyin mani olmadığı ve enerjisini koruyabilen bu kadın topluluğunu görmüştü. Şimdi o toplum da savaş vardı, kan akıyordu. Kadının ve yuvaların ahını alan hiçbir toplum, güçle, zorbalıkla istila edilemezdi. Savaşın her türlüsü can acıtıyordu. Acının coğrafya seçimi olamazdı. Günümüzde rahmaniyet’in akışının bir damla huzmesinin göründüğü bu dünyada, hiçbir ah Ana’lardan alınmamalıydı.

1 comment
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

GÖBEKLİTEPE

Çalıştığım bir firmanın toplantı odaları Göbeklitepe, Zeugma, Çatalhöyük diye isimlendirilmişti ve çocukluğumdan gelen arkeolojiye olan ilgim bir arkeoloji dergisine üyeliğim ile desteklenip Anadolu’daki gizemlerin yolculuğuna beni çekmişti. Yoğun olarak 2015…
Görüntüle

YILDIZLI GECE

Manevi yolculuğunun başlangıcıydı. Sene de birkaç saat ya da birkaç gün ulaşabiliyordu kendisine. Zaman o kadar hızlı akıyordu ki, içsel yolculuğuna çıkmak istediğinde alırdı eline defter ve kalemini işte o…
Görüntüle

HACI BEKTAŞ-İ VELİ

Kendini aramanın ve bulmanın yolunda iken ona yer yer kitaplar, yer yer bir avuç insanla yaptığı muhabbet eşlik ediyordu. Nefesin etkisini keşfetmiş, kuantum’un dünyasına adım atmış ve tasavvuf yoluna giriş…
Görüntüle

HACI BEKTAŞ-İ VELİ VE AGARTA  

“Nevşehir ziyareti bitmiş evlerine dönmüşlerdi, aklı o kadar karışmıştı ki sorular sormak araştırmak istiyordu ancak o kadar az bilgiler vardı ki onları da defalarca dinlemişti ve karar verdi kitabın yazarını…
Görüntüle

HZ.YUŞA

Bir evin bahçesi güllerle doluydu, mis gibi kokuyor ve öyle güzel görünüyorlardı ki, güllerin başında durmuş, kokluyor, bir yanda da kalbindeki o hüzünle ağlıyordu. Sırtı dönük olarak dururken bir denizin…
Görüntüle

ARİFLERİN KARDEŞLİĞİ

“Konuşan yerler yüreklerdi ve aynı aşkın vurgunu olmaktı.”Modern çağın dervişi gibi yola koyulmuştu, plansız ve programsızlardı. Yola çıkmadan, niyet ettiğinle değil, yolun götürdüğü ile buluşurdun. O yol ki belki bir…
Görüntüle