Mısır Tarlası

Dünyanın güneşi sadece ona doğuyordu sanki küçük bedeninde, taşımayacağı kadar acıları olsa da,  devasa büyük hayalleri vardı. Penceresinden yansıyan güneş huzmesi saçlarına vurmuş, başak gibi parlıyordu. Saçlarını elleriyle karıştırarak okşadı, kalkmak istemedi yatağından. Biraz daha biraz daha diyerek, gözlerini kısarak, güneşin huzmesiyle oynayarak bakışlarını dans ettirdi. Kocaman gözleri, incecik cılız bedeni vardı, nezaketi ve terbiyesiyle her zaman büyüklerin takdirini alırdı. Kurduğu cümleler yaşına göre olmasa da, o sözlerini seçerek konuşmayı severdi.

Güneş onu o kadar içine hapsetmişti ki heyecandan yerinde duramıyordu kalktı yatağından, dolabının önünde bekledi. Kafasından bir çiftçi gibi giyinip bağ ve bahçeler de koşmak geçiyordu. Giysi dolabında en çok elbiseler vardı, ablası ona sürekli elbise diker, annesi de kız çocukları elbise giymeli dediğinden o da bu şekilde giyinmeyi öğrenmişti, ne yazık ki bir tane bile pantolonu yoktu. Dolabının önünde durarak hayalinde gezindiği bağ bahçe için, kahverengi, eteğinin kenar kısımları fırfırlı beyaz kurdeleden olan elbisesini seçti ve titizlikle geçirdi üzerine. Farklı bir şey yapmak istiyordu, hiç çiftlikleri ve bağları olmadığından,  bağ bahçelerine gitmek için erkenden yol alan komşularına eşlik etmek istedi. “Bunu nasıl yapabilirim?” diye sordu kendi kendisine, bir bahçe de bitkilerle ve sebzelerle oynarken güneşi yanında taşımayı hayal etti. Önce buna cesaret etmesi gerekiyordu, bu içine kapanık bir çocuk için hiç kolay olmayacaktı.

Öncelikle kapının dışına çıkmak için adımını attı ve içinden beşe kadar saydı; beş dediği anda fırlayacak ve geri dönmeyecekti. Nihayetinde yerinden fırladı ve koşa koşa komşunun kapısına vardı, derin bir nefes aldı, küçük kalbi heyecandan yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, “hadi dedi yine beşe kadar say ve çal şu kapıyı!”  Komşu teyze açtı kapıyı, “günaydın yavrum hayırdır sabah sabah kötü bir haber yok inşallah” dedi. Teyzeyi dinledikten sonra biraz sustu, komşu teyze tekrar tekrar telaşla sorunca kıstı gözlerini ve içinden beşe kadar sayıp… “Bugün sizinle mısır tarlanıza gelebilir miyim?” dedi.  Komşusu şaşırmış olacak ki, “sen daha küçüksün yorulursun biz akşam döneriz dayanabilecek misin?” diye sorduğun da “merak etmeyin bakın göreceksiniz en az sizin kadar çalışacağım” dedi kabul edilmeyi umarak.

Komşu teyze hafifçe gülümseyerek, “iyi madem hadi gel önce kahvaltı yapalım, ailene haber verir çıkarız” dedi. İçeriye girdiğinde heyecandan yüreği ağzına gelecek gibi oldu, mutfakta uzun bir masa kurulmuştu, çıtır çıtır kendi fırınlarında yaptıkları belli olan tok ekmekleri seyretti, gül reçeli ve dolgun zeytinleri izlerken sonra da evdeki çocukların da bu saatte ayakta olduklarını fark etti. Sabahın bu saatinde ev cıvıl cıvıldı ve mis gibi ekmek kokusu da içine huzuru salmıştı.  Çekingen vaziyette yerinde dururken,  evin dedesi “hadi gel kızım otur masaya” dedi. O kadar çekingendi ki ağzına aldığı ekmeğin çıtırtısının dışarıdan duyulmasından bile utanıyordu, birkaç lokma ağzına anca atabildi.

Ev halkı hazırlanmış, komşu teyze de “sen böyle mi geleceksin bağa” diye soruvermişti. Çekinerek elbiseden başka bir giysisinin olmadığını söyledi, teyze hemen ona evin oğlanının eşofmanını verirken  “al bakalım böyle bacakların yanar, çizilir sen de bunu giy” dedi. O eşofmanın onda kalmasını temenni ederek üstüne geçiriverdi. Arabaya doluşmuşlardı, yol boyunca yanından geçtiği her ağaca selam veriyor, her uçan kuşun kanadında kendi varlığını hissediyordu ve içinden şarkılar söylüyordu. Farkında olmadan durduğu anda yüzünün güldüğünü hissetti ve hemen elini ağzına götürerek kapattı.

Yolculuk sona ermiş, yemyeşil, boyundan büyük mısır fidanlarının arasında bulmuştu kendisini. Komşu teyzesi geniş gölgesi olan büyük bir ağaç bulmuş, yemek öğünleri için yanlarında getirdikleri erzakları da ağacın dibine yerleştirmişti. Herkes mısır fidanlarına doğru ilerlerken, bir an durdu yerinde ve fidanların renk renk tonlarının mordan, sarıya, sarıdan beyaza güneşle nasıl da var olduklarını inceledi, peşine düşen güneşle, mısırın püskülleri sanki uzun bir saç şeklini andırıyordu.

Komşuları bir bir mısırların biraz kabuklarını ayırıp, tanelerine tırnak atıp, çıkan beyaz sütüne göre olgunlaştığına karar verip, dallarından koparıyorlar ve kovalarında biriktiriyorlardı. Bir an köklerinden koparılmalarına üzülse de, çocuk aklıyla onların olgunlaşıp başka görevler için yelken açacağını hayal etti. Söz vermişti en az onlar kadar çalışacak kovasını dolduracaktı, bir tanesine uzandı ve onlar gibi taklit ederek koparmaya yeltendiğinde kırmaya gücünün yetmediğini fark etti. Mısırlar o kadar uzunlardı ki yukarıda kalanlara da boyu yetmiyordu, birkaç hamle sonra karar verdi,  komşu teyzenin yanına gitti “ ben de sizinle aynı fidanda çalışsam siz yukarıları ben altları toplasam olur mu?” diye sordu.

Komşusu az biraz kahkaha atarak “ tabii olur, bak azmine bayıldım,  aferin kızım” diyerek kovasını doldurmaya başladı. Başında kızan güneşi hissettikçe mutlu oluyor, keşke buraya hep gelebilsem diye içinden geçiriyordu. Öğlen vakti geldiğinde, ağacın dibine toplanarak, yere örtü serdiler, tabaklarını açıp, yanlarına getirdikleri zeytin peynirle ekmeği katık yaptılar, sonra küçük bir ateş yakıp tarladan koparttıkları birkaç tane mısırı közlemeye bıraktılar. Bu olanlar ona o kadar heyecan veriyordu ki sanki güzel bir rüyanın içindeki gibi hiç bitmesin istiyordu.

Karınlarını doyurup, mısırlarını da yediklerin de kaldıkları yerden işe yeniden koyuldular. Gün sonunda kovalardan mısırlar bir bir sayılarak çuvallara dolduruldu, komşusu onun topladığı mısırları ayrı bir yere toplamıştı. Kendi mısırlarının ayrı bir yere konulduğunu görünce önce üzüldü, acaba yeteri kadar toplayamadım mı endişesi ile düşünürken altmış tane mısır topladığını gördü. Komşusu “bak kızım” dedi, “seninkileri bu renkli çuvala dolduralım evinde bunları pişirir yersiniz” dedi.  Önce ne diyeceğini bilemedi, sonra başı önünde teşekkür etti ve komşusu biraz daha çuvalını doldurdu sonra da toparlanmaya koyuldular.  Yolda giderken esnemeye başladı, göz kapakları iyice düştü,  böyle görünerek yorulduğunu hissettirmemek için başladı mırıldanmaya,

Selvi boylu, süzüm saçlı, İnci gibidir dişleri!

Güzel mi güzel, hem lezzetli.

Benim boncuk lezzetim.

Sonra bir baktı ki herkes alkış tutmaya başladı, utanıp sıkılsa da, alkışlarla onu gaza getirmişler bütün yol boyunca şarkı söyleye söyleye evlerinin yolunu tutmuşlardı. Eve yaklaştıklarında, herkese çok teşekkür ettikten sonra,  “eşofmanı yıkatıp size getiririm” dediğinde, komşu teyzesi “sen de kalsın kızım, hem bakarsın bir daha gelmek istersin bizimle” dedi.  Bu sözleri duyduğunda eşofmanın onda kalacağına mı sevinsin, sonrası için fırsatının olacağına mı sevinsin bilemedi. Kendi evinin önüne geldiğinde kahverengi ile boyanmış sokak kapısına baktı, bir an eve girmek istemese de, orasıydı onun evi, girecek ve kendine çizdiği hayalleri ile yaşayacaktı.

2 comments
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

KENDİRDEN ÇADIRLAR

Traktörlerden çıkan motor sesleri ile açtı gözlerini sabahın ilk ışıklarına. Kafasını kaldırıp, araladı perdesini, tül perdenin arkasından telaşla çizmelerini dizlerine kadar geçiren teyzeleri ve amcaları seyretti. Kokusu şimdiden burnuna gelen…
Görüntüle

ÜÇ BULUT KADIN

Mana giydirdiği birkaç bulutla konuşmaya başladı. Açık mavi, sarı ve pembe renkleriyle sanki oturan üç tane kadına benziyorlardı. Henüz onüç yaşlarında kalbinin derinliklerinde iz bırakacağı belli olan o üç meşhur…
Görüntüle

‘AŞK’SERÇENİN KANATLARINDA

Geçmişten eser kalmamışçasına, kıyısında köşesinde, ben önceden yemyeşildim diyen boyasıyla.   iki tarafa açılan minik bir ahşap pencere. Minik pencerenin önüne, yalpalaya yalpalaya yaklaşan yavru yaralı bir serçe. Artık yaralarıyla ona…
Görüntüle

BİZİM MAHALLE  

Mahallenin adı ETHEM mahallesiydi. Mahallenin tam girişinde eski, uzun bir köprü vardı.  Bu köprüden giriş yapar mahalleye öyle adım atardınız. Mahallenin girişinden biraz ilerleyip, sola döndüğünüzde, tam köşedeydi evleri. İki…
Görüntüle

ADRESSİZ MEKTUPLAR

AŞK’ önce sağda solda kaçamak bakışlarla başlamıştı. Sözler, sandıklara vurulmuş, üstüne yeminler edilerek açılamayacak kadar küflü kilitlerde saklıydı. Söylenişinde, zarafet ve gücün aynı anda vurgulandığı bu üç harf, sihirli bir kelimeydi.…
Görüntüle

IŞIK AVCILARI

Davulunu almış eline, gümbür gümbür vuruyordu. Çevre ahalilerden kimisi, davulun sesinden rahatsız oluyordu, kimisi ise onu sevinçle karşılıyordu. Bazen bu tepkiler, uykusundan uyanmak istemeyenlerin tepkisi oluyordu, bazen de ışıklarını açarak…
Görüntüle