KIRIK KANAT

Yok, sayma varlığımı, yanındayım, elini tutan benim, sana bakan, hüzünle gözlerine bakan benim. İnsanın görülmemesi ne kadar da zor değil mi? Aynı yerden yaralı kuşun kanatları gibi iki kanat gibiydiler. Çok yolculuklar yapmışlar, çok yanılmışlar, çok düşmüşler ancak yaralarını da birlikte sarmışlardı. Şimdi ona bakıyor ancak onu görmüyordu. Her seferinde, her onu gördüğünde kocaman sarılıyordu sanki bir daha görememe ihtimaline karşı her görüşü bayramı gibi her sarılışı sonsuz vedası gibi içten ve sıcacıktı.

 Sevmek ancak sevildiğinden emin olamamak, görülmemek böyle bir şey miydi? O kanatlar birlikte hareket edemeyince salınabilir miydi? Biri uçmak için hamle almak isterken, öteki kımıldamıyor sadece kapatmış yerinde kalmak istiyordu. Bir gövdenin kanatları olmak bu kadar zor muydu? Uçmak istemeyen bir kanat, tüm özgürlüğe set vurduğunu da bilmiyordu. Bu kanat bazen sevdiğine gülememek, bazen sarıp sarmalayamamak, bazen düştüğünü bile fark edememek, kanayan dizlerini görememek, gözünden akan yaşlarını görememekti.

O tek kanadıyla kalmış halini görenler, yanından uçup gidiyorlardı. Süzüle süzüle… Görüyordu onların birbirlerine nasıl güç vererek, ahenk de olduklarını izliyordu. O da kapattı kanadını, nasılsa tek kanat olmak hiç bir şeydi. Biri olmadan öteki de olmazdı. Kafese alınmış bir kuş gibi, ne verirlerse besleniyorlar, ne duysalar avunuyorlardı, o kapak ne zaman açılsa, heyecanlansa da, diğer kanadı olmadan asla bir şey yapamayacaktı. Duyan yok, gören yoktu, zamanla kafese bile artık uğrayan olmayacaktı.  Bir beden de iki kanatlardı, biri vardı, biri yoktu…

Kapanan kanadıyla bağıra çağıra ötüyordu, kafeste son nefesini vermek istemiyordu. Uçmak, görmek, bilmek istiyordu. Güllerin kokusunu almak, güneşin sıcağını ve havanın soğuğunu hissetmek istiyordu. Yağan yağmurda sırılsıklam olmak, rüzgârla dans etmek, toprağı eşelemek istiyordu. Sesinin dağlarda yankılanmasını isterken kafeslerde kanatları kapalı kalmak istemiyordu. Kafes de geçirdiği günler ağır gelmeye başlamıştı.

Artık dayanamıyordu, tahammülü kalmamıştı, içindeki uçmak hissini duymazdan gelemiyordu. Gerekirse bir vücutta oluşan zayıf kanadı değil, güçlü kanatta kalmaya karar vermişti. Diğer kanadını ikna etmektense, ayağa kaldırmaktansa o kendi gücüyle, can verecekti. Kendisinden bir parça olan o kanadı, kafesinde bırakıp bir yere uçamazdı. Ya birlikte uçacaklardı, ya da birlikte yok olacaklardı. O uçmanın hevesinde, kocaman gökyüzünde süzülmek için gerekirse, iki kanat gücünde tek kanat olacak ve kanatlarını gökyüzünde uçuracaktı. Yük olmak değil, yük almayı seçecekti. Kendisinden ayrı gördüğü o kanadı, kendi varlığının savaşçısı olduğunu artık idrak edecekti. Uçmak isteği verdiren, o gücü de elbet verecekti.

 O gücü iki yana açılıp süzüldükleri, uçtukları zamanlardaki anılarından, yolda bırakılmışlıklardan, ihanetlerden, görülmemişliklerinden, sevilmek için parçalandığı zamanlarından, onu olduğu gibi göremeyenlerden, alacaktı. O güç ki onu her iki kanat kuvvet gücünde, kaldıracaktı, hiçbir zerresini kafesinde bırakmayacak, hepsini yanına alacak öyle kanatlanacaktı. Onlar dayanağı olacaktı, acılarının, hayal kırıklıklarının pençesinde gücünü alıp, özgürlüğüne kanat çırpacaktı. Acılar kenarda kıyıda köşede bırakılamıyordu. Onlar o kanada can veren ve her seferinde tüm o yaşanmışlıklara karşı duruşunu hatırlaya hatırlaya, yeri gelecek acıya acıya açacaktı o kanatlarını, yutkuna yutkuna, vuracaktı kanadını rüzgâra doğru, nasılsa o gücü veren o kanata da can verecekti.

Yoktu öyle kafesine kapanmak, yoktu öyle kapağı açılsa da el uzatılsa diye beklemek, eşeleyecekti o topraklarını, vuracaktı kanadını bilinmez rotalara, koca evren onun için de vardı. Bir kanat çırpınışın da duymayan kulaklara bir ses çalacaktı. O içinde umudu barındıran, kafeslerin etrafında kendi gibi olanlar için dolanacak, bir tokat sesi gibi, kanatlarını şiddetle çırpacak ve onların kendilerine gelmesini sağlayacaktı. Yoktu öyle ben yarımım, kanadım kırık demek, çünkü onda hem var oluş, hem yok oluş, hem hüzün, hem huzur vardı ve biri düştüğünde, diğeri daha kuvvetlenip, dengeyi bulmak zorundaydı. Hatırlayacak ve hatırlatacaktı. Nasıl ki sarıldı yaralarına,  nasıl ki iyileşti yaralarından, kendi kendisine vücut olmuş, diğeri dediğini, parçası yapmıştı, işte hepsi o kanadın kuvveti için bir savaşçı olma haliydi. Savaş ki, içinde barış olmalıydı, barış ki savaşmadan kazanılmıyordu. Kafesinde can verene kadar savaşamazdı. Ancak yaralayanlarla barışmalı ve onları kendisine kattığı bir güç olarak görmeliydi, kanadına can veren güç yaralarıydı.

Rotayı veren, uçurmasını da bilirdi. Barışarak ve yüklerini de alarak çıktı o kafesten, süzülürken alışık olmadığı dallarda takıldı, öğrenmişti kafesindeyken, düştüğün yerden kalkıyordun, takıldığı dallardan kuvvet alarak kalktı. Alışık olmadığı için fırtınalara, savrulup yere çakıldı, ancak fırtına dinene kadar sakince beklemesini de bildi, zira kafesindeyken beklemeyi de öğrenmişti. Kavrulduğun da güneşin sıcağından, kendi kanadından gölge yapmayı da bildi, öğrenmişti kafesindeyken diğer kanadına yeterince gölgelik yapmıştı.

Hiç tanımadığı kokularda sarhoş oldu ancak bir damla gözyaşıyla hatırlattı kendisine, kafesteki zamanlarını, yoktu öyle sadece bir gül kokusuyla sarhoş olmak, bunun bahçeleri de olacaktı ve kafesteki zamanlarını unutmadan sarhoşluğun pençesinde takılmayacaktı. Konaklasa da görsem diyenlerin çatılarından, pencerelerinde bıraktıkları yemlerin tuzaklarından uzak duracaktı, biliyordu o çatıların ve pencerelerin bir kafes için tuzak olduğunu, öğrenmişti kafesin nasıl bir şey olduğunu. Hiç bir durağı başkalarının çatıları olmayacaktı. O kendi kanadını da başına çatı edecekti.

Bir uçurumun kenarında dolandığını fark ettiğinde, hatırlayacaktı, diğer kanadı olamayanların nasıl onu tek başına bıraktığını hatırlayacak, düşüyormuş gibi görünse de, toplayacaktı gücünü ve tam düştü derken, yükseltecekti kendisini, ona uçurumu gösteren güç, elbette gökyüzünü de gösterecekti. Her zaman bir ihtimal vardı. O ihtimal ki, tam da bulunduğun durumun içine girmekle mümkündü, o çıkış ihtimali yaşadığın şeylerden kurtularak değil, yanına alıp güç haline getirerek, duyguna, aklına, yoluna katarak içine alarak mümkündü. Yaşam, sana kanat olamayanların da yerine kanat olabilmekti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

Mısır Tarlası

Dünyanın güneşi sadece ona doğuyordu sanki küçük bedeninde, taşımayacağı kadar acıları olsa da,  devasa büyük hayalleri vardı. Penceresinden yansıyan güneş huzmesi saçlarına vurmuş, başak gibi parlıyordu. Saçlarını elleriyle karıştırarak okşadı,…
Görüntüle

KENDİRDEN ÇADIRLAR

Traktörlerden çıkan motor sesleri ile açtı gözlerini sabahın ilk ışıklarına. Kafasını kaldırıp, araladı perdesini, tül perdenin arkasından telaşla çizmelerini dizlerine kadar geçiren teyzeleri ve amcaları seyretti. Kokusu şimdiden burnuna gelen…
Görüntüle

‘AŞK’SERÇENİN KANATLARINDA

Geçmişten eser kalmamışçasına, kıyısında köşesinde, ben önceden yemyeşildim diyen boyasıyla.   iki tarafa açılan minik bir ahşap pencere. Minik pencerenin önüne, yalpalaya yalpalaya yaklaşan yavru yaralı bir serçe. Artık yaralarıyla ona…
Görüntüle

ÜÇ BULUT KADIN

Mana giydirdiği birkaç bulutla konuşmaya başladı. Açık mavi, sarı ve pembe renkleriyle sanki oturan üç tane kadına benziyorlardı. Henüz onüç yaşlarında kalbinin derinliklerinde iz bırakacağı belli olan o üç meşhur…
Görüntüle

BİZİM MAHALLE  

Mahallenin adı ETHEM mahallesiydi. Mahallenin tam girişinde eski, uzun bir köprü vardı.  Bu köprüden giriş yapar mahalleye öyle adım atardınız. Mahallenin girişinden biraz ilerleyip, sola döndüğünüzde, tam köşedeydi evleri. İki…
Görüntüle

ADRESSİZ MEKTUPLAR

AŞK’ önce sağda solda kaçamak bakışlarla başlamıştı. Sözler, sandıklara vurulmuş, üstüne yeminler edilerek açılamayacak kadar küflü kilitlerde saklıydı. Söylenişinde, zarafet ve gücün aynı anda vurgulandığı bu üç harf, sihirli bir kelimeydi.…
Görüntüle