EDEP

Dünya kazan ben kepçe ararım gündüz gece… Bu söz diline dolandı. Neden dolandığını da biliyordu çünkü kendi ışığını arıyordu, parlamayı varoluşunu bulmayı ve o huzura kavuşmayı. O huzur ki anlatanların aşka düştüğü, deli divane olduğu, şiirlere yazıldığı Şanlıurfalı Aşık Giryani ve daha niceleri gibi… Mevlana’yı da AŞK’a getirip aşkın ateşini içine sığdıramadığından semaha döndürdüğü gibi aslında ilk semah eden Hz. Ebu Bekir Efendimizdir. Bir gün oturmuş Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile sohbet halinde iken oraya Cebrail a.s gelir ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e der ki; “Söyle Ebu Bekir Kuluna Rabbi ondan razıymış o da Rabbinden razı mıdır?” Ebu Bekir Efendimiz ağlar ağlar öyle bir ağlar ki “Nasıl razı olmayım! Ben bir garip kulum rabbim benden razı olsun ne isterim, ne büyük mutluluktur! Rabbim benden razı inşallah” der ve kalkar mutluluktan döne döne semah eder.

Ne kadar unuttuysak o kadar hatırlayamayınca, hatırlamak için dinginleşemeyince, talip olsan da yine insanın kendisi engel değil miydi içindeki huzura set vuran, insan kendine verdiği sözleri unutan birisiyken bile o yüce güce verdiği sözleri de bir bir unutuvermişti. Kanun bu ya unutacaksın ama merak etme her yerde ben varım “Seni sana, sendeki beni sana anlatan her şeyi, her yerde görebileceksin”diyen yüce kudret,  tabi görmeye de talipsen.

Giydirilmiş kimlikler, öğretilenler, alışkanlıklar, gelenekler, kültürler, hazırlanmış ezbere sistemler eğitim, iş alanı, her yerde bu düzen var. Ezberlerin dışında içgüdüsel olarak ilerlemen neredeyse imkânsız. “Bugün bedenim dinlenmek istiyor çalışmak istemiyorum” diyebilir misin? Diyemezsin çünkü kimsenin senin içgüdülerine güvenecek duyguları bile kalmamış. “Bunu bu şekilde öğrenmek istemiyorum giderek görelim tarihimizi “desek, susturulup sayfalara kimlerin yazdığı belli olmayan bilgilerle oturur onları ezberler ve bunlarla sınavını verir bir de başarılı ya da başarısız addedilirsin. Başarı ya da başarısızlık bile o sayfa da yazanları kopyalama derecesinde sunacağın işaretleyip yazacağın sayfalardan geçiyor.  Tiyatro da sahneleyerek öğrenelim desen “Başımıza iş açma” bile diyenler olur ama öyle mi nasıl yetenek ortaya çıkacak okul sıralarında mı taşa, toprağa, rüzgâra değmeden kim ne bilebilir ne ekip biçeceğini, kime göre başarılıyız kime göre başarısızlık, yetmedi mi artık yetti ama bir şey yapan var mı?

“Bu sistemde çocuklarımı okutmayacağım” deyip kendi çocuğunu istediği gibi büyütebilen var mı? Varsa da yaşama, topluma bir birey olarak nasıl dâhil edebilecek, bildiğini sunmak istese diploma soracaklar. “ Ben çok iyi ustayım” desen iş tecrübesi derler, önlerine cv koymalarını isterler bu mu ölçecektir iyi ustalığının başarısını? “Kaç duvar ördün?” deseler,  sen belki “Kendi duvarlarımı ördüm “dersin, çok güzel sıra dışı olsa da, muhteşem mimari de koysan ortaya daha ilk cümlende alaya alınırsın. Kim yaptı bunu? Biz bize yaptık, dışarı da arayacak kimse yok hepimiz bu bağlarla bağlıyız ve bir, iki, üç ve zincirlenmeyince birlik olamayınca yolda kalırsın canın daha da sıkılır. Hala ne yediğimizi, ne giydiğimizi, “O bana bunu dedi, şu bana bunu söyledi, onun başı açık ama ayet okuyor deriz, o şort giyiyor gece geziyor” deriz, der der dururuz! Peki denedik mi hiç susmayı, sus yeter artık demeyi sus ve dön içine bak, sana bunları böyle gösteren dünyanı içinde temizle ki senin kirlenmiş kalbin ruhun arınsın ve çevrende arınsın.

Huzuru, mutluluğu tüketimde, iş hayatında gereğinden fazla çalışmakta, sürekli kalabalıklarda organizasyonlarda arıyoruz, arama dur! Huzur oralarda değil tam da içinde, kendimizle baş başa kalmaktan o kadar korkuyoruz ki, hatta baş başa kalmamak adına antideprasanlarla kendilerini uyutanlar, duygularını yok eden insanlarımız var. Çünkü korkumuz ortaya çıkan iç sıkıntısı ve istemeyeceğimiz yanlarımızla yüzleşmek.

Ne zaman dinleyeceğiz kendimizi o kadar hızlı yaşıyoruz ki hayatı, sürekli planlar programlar neden kendimize bunu yapıyoruz? Bu kadar değersiz miyiz, değersiz misin şu dünyaya en iyi yapacağın şeyi yapmak, onu gerçekleştirmek ve o halinle mutlu olmak için geldin.  Bir gün bile “Ben ne yapsam mutlu olurum?” demeden hayatına gözleri açık veda edenler var. Hep gözleri arkada kalır çünkü eksiktir hâlbuki burada tamamlanacaktı, yapacakları vardı hatırladı ancak çok geçti, kimisi ilah edindiği mülklerinden, evlatlarından ayrıldığı için gözleri açık gider.  O kadar ilah edinmişizdir ki o mülkle kim bilir kimleri aşağıladık farkında olalım ya da olmayalım. “O şucu, bu bucu!” dedik durduk, hâlbuki herkes birdi inancı da önemli değildi, sadece yargısızca bakıp görebilmekti en önemli mesele.

Elbette bunların çözümü aynı yerden geçiyor. Dışarı çevirdiğimiz gözleri, içimize çevirmekle başlıyor bütün yolculuk, karşılaştığın ilk şey ne kadar yorulmuşum oluyor genelde, o kadar çok yorulmuşuzdur ki kendimizi eğitecek takatimiz bile kalmamıştır ve bazı yolculuklar burada başlamadan biter. O öğrendikleri ile devam eder, bazı yolculuklar birkaç deneme ve iyileştirdiği davranışların özgüveni ile yolculuğunu burada bırakır, ben olmadan oldum der, kibre bile düşer, bazıları ise o ışığı görene kadar devam eder bunun adı çaba, bunun adı sadece kendine değil yaşadığı bütüne hizmettir.

Savaş var desek tası tarağı toplar savaş meydanlarına atarız kendimizi yeter ki vatan elden gitmesin.  Ancak yaşadığımız değerler için, edep için, kırmamak için, nefes alacağımız alanlar için, bizim için şefaatçi olacak canlara bile işkence eden bir toplum haline gelmekten, namusumuz dediğimiz ondan soyumuzu genişletip, çocuklar büyüttüğümüz kadınlarımızı bile sokak meydanların da öldürmekten çekinmeyiz. Hâlbuki O onun namusuydu!  Bu mu? Namusa sahip çıkma şeklimiz, canını almak mı yakmak, yıkmak mı? Güzel yerleri gezip görmek isteriz ancak girdiğimiz denize su şişesi atmaktan çekinmeyiz, alırız elimize telefonu dünyanın harikalarını izleriz ama kendi önümüzdeki denize sahip çıkmayız. Vatan elden gidiyor, kadınlarımızı öldürüyorlar desek herkes meydandadır, ancak bugün yapılanlar senin vatanına göz dikmiş düşmanların yaptığından farklı mı? Değer verdik mi taşımıza toprağımıza, denizimize, kadınımıza, çocuklarımıza, insanlara selam verebildik mi birileri üstlerine bomba atsa oturur üzülürüz ancak gün için de yıllar içinde iğneleyici sözlerimizle canlar yakmaktan çekinmeyiz, değişimi, dönüşümü hep dışarı da bir yerler de birilerinde ararız.

Ama dönelim soralım kendimize en iyi rehberimiz kalbimiz bize yapmamız gerekenleri önce farkındalık ile fark ettirecek,  yanlış giden bir şeyler var deyip seni eğip bükecek ve savaşacaksın fark ettiklerinin günbegün azalmasıyla, ta ki o savaştığın şeyin senden gittiğini bile fark etmeyene kadar bu yolculuk sürecektir. Bu belki senin çok öfkeli olman olabilir ve farkındalık sana; “Sen bu durumlarda zorlanıyor ve öfkeleniyorsun” diyecek sende o anlara dikkat kesilip o öfke anı geldiğinde bazen yenik düşecek bazen de mücadele edeceksin çünkü öfke seni değil herkesi de yakar.  Önce seni strese sokar, seni sen olmaktan alır olmadığın biri haline dönersin. Farkındalık o anların da çözümlenmesi gerektiğinin de işaretidir belki zorlandığın iş senin yapman gereken iş değildir ya da etrafında talepkar olanlara “Dur!” deme vaktinin gelmesidir.

Olmasını istediğin şey için o kadar çabalamışsındır ki olduramamanın verdiği stres ve öfkede boğulursun demek ki “Olmasa ne olur ne kaybederim?” sorusunu sorman ve o istediğinin de senin için hayırlı olmayacağının işaretidir. Anlayışı başkalarından beklerken hep buralardan dem vururken sen kendine baktığında anlayışlı olabildiğin anları artırman içindir. Sağlık isterken hastalıkla mücadele edenler için dua edebildiğin ya da paranı paylaşabildiğin zamanları artırman içindir. Bu güzel yaşamı kendi ellerimizle yaşanmayacak hal haline getirip “Allah bunları görmüyor mu?” diyenler için Allah kullarına zulmetmez ayeti gelsin aklımıza, “Allah cc. Kullarına zulmetmezse kim eder?” sorusunu sorduk mu hiç?  Biz hepimiz sadece ben, sen, o değil, hepimizin hayata sunacağı katkı var. O da düşüncelerimizi kendimize odaklayıp kendimizi eğitmekten geçiyor, kalbimizdeki sevgiyi, merhameti, vicdanı, saygıyı artırmaktan ve edepli olmaktan geçiyor. Tıpkı Yahya Efendinin  kapısında yazan Edep Ya Hu!!! ve LEVH-i MAHFÛZ’ da yazan EDEP gibi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

AN’DA KAL…

Bizdeki bu dünyaya geliş amacımızı açığa çıkaracak, köklerimizden yeniden doğmamızı sağlayacak, bize seslenilen, bizimle oradan iletişim kurulup konuşulan bir yer var, burası tam da içimizde;  evet orası kalbimizdir. O kadar…
Görüntüle

KENDİNE BAK…

Herkes, “Ne der?”değil,“Ben ne derim? “olmalıydı. İçinde sindirmediklerinle başladığın gün, kimler seninle birlikte nasiplenecekti bu sindirilememişlikten, kendine vermediğin o değeri sana kim verecekti, kendine duymadığın öz saygıyı kim sen vermezken…
Görüntüle

DÖL YATAĞI

Saydam saydam süzüldüğünde gözyaşları, içinde kopan fırtınaları dinmeyecek durmayacak gibi hissettiğinde, o ana geldiğinde, işte o an, bilemezdi hep safsaladıkları “AN” dedikleri şey bu olsa gerekti. İçinden çıkılamaz bir hal…
Görüntüle

BİRİKTİRDİKLERİNDEN KURTUL…

Dünyanın aldığı hal sanki sancı çeken kadının doğumunu beklemek gibiydi. Yaşam sevinci nasıl bir şeydi ve hangi anlarda açığa çıkmaktaydı, acele etmeden sakince dilinin ucuna geleni heceledi. Din-gin-lik halinde diye…
Görüntüle

SENİN GİBİ…

Hayat bir ağacın dalında asılı yaprak gibidir. Düşleyin yaprağın yaşamını pırıl pırıl, yeşilin en güzel tonunu taşıyıp parlarken, baharın en güzel zamanlarını yaşarken, bol güneşi damarlarına kadar çekerken, etrafında uçuşan…
Görüntüle

GECE GÜNDÜZ

Gökyüzünden doğan nidalar, uçsuz bucaksız bizi kucaklayan kocaman gökyüzü, günümüzü ayrı, gecemizi ayrı aydınlatan Güneş ve ay. Güneş tüm ihtişamıyla yavaş, yavaş doğar ve ışıklar içinde yaşamımıza parlar, batma vakti…
Görüntüle