‘AŞK’SERÇENİN KANATLARINDA

Geçmişten eser kalmamışçasına, kıyısında köşesinde, ben önceden yemyeşildim diyen boyasıyla.   iki tarafa açılan minik bir ahşap pencere. Minik pencerenin önüne, yalpalaya yalpalaya yaklaşan yavru yaralı bir serçe. Artık yaralarıyla ona gökyüzünde yer yoktu. Sanki bunca zaman onu göklere çıkartan o rüzgâr değilmişçesine, rüzgârı ona şimdi engel olmuştu. Minicik, ürkek, titreyen bir can.

Sonbaharın getirdiği bu can! “Şimdi zamanımıydı?” Dercesine yarasına bakmak için dikkatlice kuşu eline aldı. Yarası derindi ve kanadının biri kenarından kopmuş, kanıyordu. “Ey can!” dedi. “Bu kanadın nereye takıldı böyle? Anlaşılan dengeni kaybeden bir sen değilsin” diyerek mırıldandı.  O kadar küçüktü ki ona nasıl dokunacağını, nasıl yardımcı olacağını da bilemedi. Hayır, bugün minik bir canın avucunda son nefesini verişine şahit olmak istemeyecek kadar, dengesinin alt üst olduğu bir gündü.  

“Asla bir başkasının avucuna sığınacak bir kuş değilsindir”dedi. “Ancak yaraların seni benim avuçlarıma getirdi. Yaraların olmasaydı da penceremin önünde ki çiçeklerle cıvıldaşırken izleseydim seni”diyerek kuş için gözyaşı dökmeye başladı. Sahi ona gözyaşı döktüren kuşun yarası mı? Kendi yarası mıydı? Bilmiyordu. Kalbindeki derin yara oluk oluk kanarken şimdi de elinde can çekişen minik bir kuş vardı.

“Hadi madem gidelim bakalım neler yapabiliyoruz” diyerek, ona hediye gelen bir fincan kutusunu alıp, serçeyi de içine yerleştirdi. “Tabi ya; sadece hediyeleri değil ambalajlarını bile saklamayı seversin” diye dudağını kinayeli bükerek tebessüm etti. Alelacele üzerine geçirdiği kot ve gömleğinden sonra kapının önünde ki gri spor ayakkabılarını da ayağına geçiriverdi. Evinin yakınlarında bildiği veteriner olmadığından atladı bir taksiye en yakın veterinere gitmek istediğini söyledi. Taksi şoförü ona bakıyor o taksi şoförüne bakıyordu, aynadan göz göze geldiklerinde fark etti ki gözyaşları ondan izinsiz akıyordu.

Taksi şoförü belli ki yaralı insanlar görmeye alışkındı, bir şey sormadan, müziğin sesini de kısarak aldı telefonu eline en yakın veterineri aramaya başladı. Yol bitmiş tek kelime konuşulmadan yolculuk veterinerin önünde son bulmuştu.

Veteriner de aynı soran bakışlarla elinde tuttuğu kutuya tedirginlikle uzanarak sanki ona vermesi gerektiğini sözleriyle değil, gözleriyle anlatıyordu. “Yara” dedi. “kanayan yarası” var. Burnunu çekerek veterinerin kutuyu açmasını bekledi.

Veteriner kuşa ilk önce enjektör ile sarı renkli ilacı ağzına damlattı. Veterinerin avucunda oluşan ıslaklık serçeden akan gözyaşımıydı, damla mıydı bilemedi ama küçücük bir canın bile acı çekişini üzülerek seyretti. Birde sessizce kendi kanayan kalp yarasını… Eli kalbine istemsizce gitti ve bastırabildiği kadar üstüne bastırdı. Bu kadar acı serçe için miydi, kendi acısı için miydi bilemedi. Veteriner, damladan sonra iyice sakinleşen kuşun kanadı için ilaç hazırlayıp, yaralı bölgeye yedirdikten sonra kuşu kutusuna koyarak, ilacı ile birlikte geri verdi. Aldığı darbe minik bir can için kuvvetliydi ve onun için hayati önemi olan kanadı kırıktı. Güçlüyse iyileşecek yoksa kendini bırakıp can verecekti.

Kutusu ile aldığı serçe ile yolculuk istikameti eve geri dönmek olan bu iki yaralı can için biraz yürüyüş iyi gelebilirdi. Severdi rotasını bilmediği yolculukta yürümeyi, kalbine düştüğü kişi de böyle rotası belli olmayan bir yoldan hayatına düşmemiş miydi? Düşmüştü tabi ama tutunamamıştı, düşerken de pençelerini takmıştı. Çıkarmak istedikçe pençeleri yırtarcasına oluk oluk kanatıyordu.

“Serçe” dedi. “Sende böyle mi oldun?” Hani istediğin sadece, bir pencere kenarında duran ağaçla ve çiçekleriyle dostaş olmak mıydı? da o ağacın dalı, sana pençe mi oldu? “Sanırım ikimiz de rotamızı bilemedik be can!” dedi. Rotasız yürümenin bedeli kanatlarımızın yarası olmamalıydı.

Çoktan sahile gelmişlerdi, gözüne kestirdiği en ücra köşedeki büyük bir ağacın altındaki bankı tercih etmişti, gözyaşlarını kimsenin görmesini istememişti, giderken sıcak bir çay almayı da istedi ki ellerini, nefesini oradan da nefesiyle kutudaki canı sıcacık tutacaktı. Etrafında kavrulan çekirdek kokuları, tasmasını sıkıca tutup yanlarında gezdirdikleri köpekleriyle müzik dinleyen kadınları ve bir kenarda simitlerini satmanın derdine düşmüş insanları seyretti. Altında oturdukları ağacın uzun dalları onları sarmışçasına gizliyordu, tam da istediği gibi kimse ilk bakışta onları fark edemeyecekti. Banktan sarkan bacaklarını bağdaş kurarak altına aldı, bacaklarının arasında oluşan minik kuytuya da serçenin kutusunu yerleştirip, kapağını açtı. Avuçlarının arasına aldığı çaydan damlayan gözyaşlarını diliyle dudaklarından iterek yudumladı. Serçe hala uyuyordu ve bakıldığında cansız gibi duruyordu.

En sevdiği şarkıyı mırıldanarak ona okumaya başladı,

İçimde bir şey kanıyor, keskin bir veda’nın yarası sızlıyor

Yüzümde bir şey soluyor, aynı değil umudun rengi kayboluyor, kalbimde bir yerde bir orman yanıyor…

Kül olur kalbindeki zamanla yana yana yana yana…

Şarkı her iki kanadı kırık için şifa oluyordu. Çok iyi biliyordu ki kanayan yarayı dağlamadan kabuk tutmaz. Hem kuşun hem de kendisinin yaralarının iyileşmesi için dağlanmanın acısına da katlanmalıydılar.

Arkadan bir kadın elinde bir poşet ile yanına yaklaşmış, elinde tuttuğu örgülü havluları ona göstermek için izinsiz yanına oturmuştu. “Hayır, şimdi zamanı değil lütfen beni yalnız bırakın” dese de kadın poşetindekileri çıkarmaya başlamıştı bile. Satıcı Kadının yüzüne bile bakmadan olabildiğince kaba davranmıştı, çünkü içindeki acıyı yalnız öldürmeliydi, tek başına kalmalıydı ve o an keşke eve gitmiş olsaydım daha iyi olacaktı diye geçirdi içinden.

Kadın yanına oturmuş ancak hiç konuşmamıştı, sadece cebinden çıkardığı kâğıt mendili gözyaşlarını silmesi için uzattı.”Lütfen” dedi. Ben yalnız kalmalıyım gider misiniz?”Dese de kadın tüm sükûneti ile yanında oturmuş bir de iyice ona dönerek mendili almasını bekliyordu. Kafasını çevirmeden mendili alarak teşekkür etti.

Enteresan şekilde kadın konuşmadan sadece yanında otuyor olanları izliyormuşçasına, huzurun nefesini alıyormuşçasına ve rüzgârla onların kalbine ferahlık katarmışçasına sakin sakin nefes alıyordu. Belli bir zaman sonra endişe yerini huzura bırakmıştı, o an kafasını çevirip kadına baktı. Yüzü buruş buruş olmuş, epeyce yaşını almış, saçları her iki yandan örgülü gri gür saçlarının olduğunu gördü. Saçları adeta yaşına meydan okuyordu. Hiçbir şey demeden kadın ona sarılmak istediğini söyledi, “tek yapman gereken izin vermek” dedi.

O kadar sıcak bakıyordu ki, siyah küçük gözlerinden tebessüm ve huzur akıyordu, hiç itiraz etmeden kadına sıkı sıkı sarıldı.  Sarılmak o kadar iyi gelmişti ki omzunda kaç dakika kafası gömük kalarak hıçkırdı bilmiyordu. Bir yandan ağlıyor bir yandan bu günü dengesizliğin günü ilan ediyordu. Bir yabancının omzunda ağlamak da nerden çıktı diye geçirdi içinden. “Hayır daha fazla güvenemem!” deyip kadının omuzlarından sıyırıp attı kendisini bankın diğer ucuna. Ancak değişik bir huzur da kaplamıştı içini.

Yaşlı kadın kutudaki kuşu eline almış, değişik bir şekilde kuşa doğru nefesini üflüyordu. Ondan gözlerini alamasa da güvenemiyordu. Güvensizlik ne kötü bir duyguydu, her an birilerinden zarar gelecek ihtimali ile yaşamak diye düşündü. insan ne zor şartlar altında yaşıyordu.

“Merak etme serçe iyi olacak” diyen kadına  “neden, ne yaptın ki?” diye hafif dalgacı bir sitemle ona karşılık verdi. “Hayır!” dedi kadın. “Ben bir şey yapmadım, onu sevgi iyileştirecek. Sanıyor musun ki sen sadece kendi acına ağlıyorsun? Yaralı serçede kendini gördün, savunmasız, aciz ve o kadar sevgiye, ilgiye muhtaç. Sevgi verildiğinde, alabilmeye izin vermektir. Tıpkı benim gibi, sana sarılmak isteyenlere kollarını açtığında sarılmak. Sen pencerenin önünde konmuş yaralı kuşa kucak açmasaydın, o iyileşemezdi ama şimdi iyileşecek. Çünkü sen ona pencereni açtın.

Sen de aç içindeki pencerelerini, kendine, varlığına; sen var olmasaydın hayat da var olmazdı. Sen şahit oldukça yaşam var, renklerin adını sayarken, kuşları seyrederken, çiçekleri koklarken, dokunurken, gülerken,  ağlarken sevgi var. Sevgi ki; kaynağı hiç bitmeyen bir yer var, orası senin içinde. Bugün pencerene konan kuş, üstelik yarasıyla konan kuş, sen de yaralı olduğun için o penceredeydi, onunla fark edecek, onunla yaralarını görecek ve onunla iyileşeceksin. Karşına öylesine çıkmış hiç bir olay, kişi yoktur. Hepsi sana bir şey anlatmak için hayatına dokunuyordur.  

Fark eder mi bir başkasının seni kucaklayıp sarması? Kamufle edilmiş kimliklerin altından çıkacak, sanrılardan korunmak için, güçlü bir sevgiyle kendi kendini koruyabilirsin. Çünkü kendi sevgisi ile çeperlenmiş bir kalbe kimse pençe atamaz. Sen kendini sardığında kalbini kendine açtığında o yara kapanacak. Kalbin sevgiyle dolduğunda, işte sen, seni sevdiğinde, kendisini de sevgisine açmış biri hayatına girdiğinde, senden bir şey almasına gerek kalmadan sevgiyi paylaşabilecektir. Birisinin senin kalbine pençe takması, senden parça alması eksikliklerini senden çalarak tamamlamasına gerek yok. Tamamlanmanın adresi dışarısı değil içerisidir, ilgi, sevgi, merhamet, şefkat ne varsa oradadır. Kendini seven bir kalp, seçimini de sana bırakmadan yapacaktır. Aşk yolu ışıktır, yerlerde değil, göklerde uçarken bulursun kendini. Aşk, bir serçe hafifliğinde yerlerde değil göklerde uçuşmaktır.”

Kadını dinlerken daldırdığı gözlerini yerdeki ağaç parçalarından alarak, gözyaşlarını eliyle sildi. “Sahi kalbim doğru seçimi yapacaktır, sahiden sevgi ben kendimi sevdikçe bana gelecektir değil mi?”

“Tabii ki öyle yoksa sen eksiksen sana da eksik parçalar denk gelecektir, tamamlanmak için ve sen zaten eksikken, seni yarı yolda bırakanlar daha çok senden eksilteceklerdir. Sevmeyi, aşkı doruklarına kadar yaşamayı isterken,  kendini severken, karşına da tamamlanmış kişiler bütünleşmek için çıkacaklardır. Birlikteliğin yolu, bir olabilmekten geçmektedir.”

Bu sefer sarılan kendisi olmuştu, sıcacık sarılmanın vedası zor olsa da çok teşekkür etti. “Sahiden unutuyordum, havluların çok güzel onları satarak para kazanmak zor olsa gerek” dedi.

“Hayır, ben onları satmıyorum. Bir yetimhane ziyaretinden geliyorum onlar bana oradaki gençlerin hediyesidir. Sevgi öyle bir şey ki, kalbinizden taştığında ihtiyacı olan kişiye akacak yeri sana bırakmadan yerini alıyor. Tıpkı senin pencerene denk düşen serçe gibi, benim de pencereme sen kondun. Hadi şimdi pencerelerini açıp, ışığı kalbine doldur, göklerde süzülmek için kanatlarını özgürce açmanın tam zamanı.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

Mısır Tarlası

Dünyanın güneşi sadece ona doğuyordu sanki küçük bedeninde, taşımayacağı kadar acıları olsa da,  devasa büyük hayalleri vardı. Penceresinden yansıyan güneş huzmesi saçlarına vurmuş, başak gibi parlıyordu. Saçlarını elleriyle karıştırarak okşadı,…
Görüntüle

KENDİRDEN ÇADIRLAR

Traktörlerden çıkan motor sesleri ile açtı gözlerini sabahın ilk ışıklarına. Kafasını kaldırıp, araladı perdesini, tül perdenin arkasından telaşla çizmelerini dizlerine kadar geçiren teyzeleri ve amcaları seyretti. Kokusu şimdiden burnuna gelen…
Görüntüle

ÜÇ BULUT KADIN

Mana giydirdiği birkaç bulutla konuşmaya başladı. Açık mavi, sarı ve pembe renkleriyle sanki oturan üç tane kadına benziyorlardı. Henüz onüç yaşlarında kalbinin derinliklerinde iz bırakacağı belli olan o üç meşhur…
Görüntüle

BİZİM MAHALLE  

Mahallenin adı ETHEM mahallesiydi. Mahallenin tam girişinde eski, uzun bir köprü vardı.  Bu köprüden giriş yapar mahalleye öyle adım atardınız. Mahallenin girişinden biraz ilerleyip, sola döndüğünüzde, tam köşedeydi evleri. İki…
Görüntüle

IŞIK AVCILARI

Davulunu almış eline, gümbür gümbür vuruyordu. Çevre ahalilerden kimisi, davulun sesinden rahatsız oluyordu, kimisi ise onu sevinçle karşılıyordu. Bazen bu tepkiler, uykusundan uyanmak istemeyenlerin tepkisi oluyordu, bazen de ışıklarını açarak…
Görüntüle

ADRESSİZ MEKTUPLAR

AŞK’ önce sağda solda kaçamak bakışlarla başlamıştı. Sözler, sandıklara vurulmuş, üstüne yeminler edilerek açılamayacak kadar küflü kilitlerde saklıydı. Söylenişinde, zarafet ve gücün aynı anda vurgulandığı bu üç harf, sihirli bir kelimeydi.…
Görüntüle