ADALETİN KILICI

Kitaplarla bütünleşmeyi severdi, içinde bulunduğu dünyadan çıkıp, başka yerlere giderdi. Gökyüzü değişir, etrafındaki kişiler değişir, yol, yön her şey ve herkes bir anda onun baktığı gibi, görmek istediği gibi olurdu. Bunu o kadar küçük yaşlarda yapmayı öğrenmişti ki sanki bir senaryonun içerisinde başkarakter gibi rol alıyor, hayatı, etrafı gözlemliyordu. İnsanın kendisini kandırması deyin ya da bu polyannacılık deyin! Ne derseniz deyin… Ama büyüdükçe özleyeceği zamanlardı. O da her geçen gün bu özelliğini unutacaktı. Tekrar hatırlaması için, uyuduğu rüyadan uyanması gerekecekti.

Film izlemeyi sevse de, sık sık izleyemezdi. O kitaplarda ki, satırların arasın da geçenleri canlandırmayı, yaşanan her ne ise düşleriyle içine girmeyi severdi, bunu yapmak çok hoşuna giderdi. Büyürken, kitabı sadece okuyordu, çıkmıştı içerisinden, “Her zaman gerçek bir dünya var ve asıl yaşananlar gerçek” demişti. Hâlbuki kitaplar da, yaşanmışlıklar, yaşanmak istenenler ya da yaşamaktan korktuğumuz şeyler yok muydu? Zamanla düşlediği şeylerin yerine, insanlarla yaşadığı serüvenleri koymaya başlamıştı. Herkes tam da onun istediği, düşlediği ve kendisi gibi gördüğü kişiler değillerdi. Kimseyi kendisinden ayrı görmemiş, öteki, beriki dememiş, herkese kendinden bir parça bırakmıştı.

Herkes gibi o da zaman zaman kendin de eksik olan şeyleri dışarından tamamlamaya çalışırdı. ”Sevgi!” dedi, herkesi çok severken, herkesin de onu sevmesini bekledi. “Anlayış!” dedi, herkese toleranslı olmaya çalıştı ancak ona, onun yaptığı gibi toleranslı davranan olmadı. Kendinden fedakârlık yaptı, gereğinden fazla yardım etti ancak istediği yardımı yeri geldi başkaları ona veremedi. Elbet de bu böyle devam ederdi. “Ben sevgi istemiştim, anlayış istemiştim, yardım istemiştim ama göremedim” der geçeriz. Durumun böyle olmadığını, her şeyin dış kaynaklı değil de, iç kaynaklı olduğunu öğrenmeye çalıştığı zamanlar da, istemsizce, hayatında bir temizlik başlamıştı. Herkes bir bir gidiyor, hayatında üç beş insandan başka da kimse kalmıyordu. “Bir yerde bir dengesizlik var?” deyip, her an, aynı döngüleri yaşadığında, iç sesi susturulamaz bir şekilde, haykırmaya başlamıştı.

Herkesin günümüzde tercih ederek, aradığı çareler gibi, içsel yolculuğu için o da derin nefes çalışmaları ya da farklı ritüellerin bir kaçı ile bilgi edinip, yüzeysel boşluğu doldurmanın derdindeydi. Belli bir süre idare eden ama kendinle baş başa kaldığında tekrar yüzeye çıkan o iç ses, “Bir şeylerin yüzeyde değil, kökte değişmesi gerektiğini “söylüyordu. Bu kök hafızada, ondaydı, kendisinde ne açılması gerekiyorsa, yavaşlayarak beklemeye koyulacaktı. Tıpkı bir bebeğin büyüme evresinde her şeyi annesine ve babasına sorup, onay aldığı gibi o da kalbine sormaya başlamıştı. Yer yer eğitimler alarak kendine katkı sağlamayı elbette çok seviyordu ancak zamanla tercihini bile iç sesine sormayı seçmişti, içi kabul buyurursa alıyor yoksa almıyordu. İlahi sistem, kimine göre evren,  senin neye ihtiyacın varsa karşına da zamanında çıkartıyordu.

Tıpkı küçük yaşlardayken, içine girebildiği dünya gibi, tekrar kitabın sayfalarına, satırlarına yeniden girecekti. Bir farkla, dışarıdan aradığı şeyleri, içeriden aramaya başlayacaktı. Okumak için, kapağını açtığımızdaki gibi, yoksa o tozlu raflarda hep bizi bekleyebilirdi. Ta ki sen açıp, okumak istediğinde işte o zaman tozunu kaldırır, okuyarak gerçekliğini görmeye başlardın, içimiz ve sezgilerimiz de tozlu raflarda sabırla beklemekteydi. Ancak bu kolay olmayacaktı. O kadar yaşına kadar kendi gerçekliğini hiç görmemiş, kendisi ile hiç tanışmamış birisi için, mücadelesi, gelgiti, sancılı bir dönem olacaktı. Bu sancının tek açıklaması olabilirdi. Kendisi sandığı kişi kabuk değiştirip, o güne değin alıştığı kimyası ile yaşadığı için vedalaşma süreci başlayacak, dolayısıyla da ayrılış süreci zor olacaktı.

Alışkanlıklar kolay bırakılmıyordu. Ona üzüldüğü bir olaydan dolayı “Nasılsın?” deseniz,  olayı anlatmaya başlardı, kendi hissettiği duyguyu tanımlayamazdı bile “Ben üzgünüm” diyemez, üzüldüğünü hak etmediğini, başkalarından duymaya çalışırdı. Hâlbuki  “Ben üzgünüm” dese, içindeki o güç ona yardımcı olacaktı. O kadar unutmuştu kendisini, olaylar daha önemliydi ve çözülmeliydi. Herkes bu yaşanan durumların temel de anne baba ile yaşadığı, güven ve egolarımızın sarsıldığı çağı hatırlatır. Bebeklik çağımızı hatırlatır. Ancak geriye dönüp tekrar yaşasak da, tekrar unutacağımız şeyler için geçmişi suçlamak, dönmek istemek ya da hiç yaşanmamış saymak anlamsız olacaktı.

Hikâye tam da burada başlıyordu, seni sen yapan hikâyelerin, yaşam öykülerindi. Bulamadığın sevgi için daha fazla sevgi gösterip, ben seversem, onlar da beni sever deyip beklenti içine girmek ve hayatında bu şekilde insanları tutmaya çalışmak, yine kendin için bir şey istemekti. İnsan karşı taraf için değil, önünde sonunda illa, kendi çıkarı olmasa bir şey isteyemezdi, veremezdi. Çünkü verdikçe beklerdik. Almadan verebilen tek yüce ruh yaratandı.

Asıl olan, kendinden kendine vermekti, kendi, öz’ünden yani, ihtiyacını öz’den tamamlamak ve oradan doyurmaktı. Sistem öyle güzeldi ki, içinde yatan o hakiki öz varlığın direkt O’nun la bağlantılıydı. Ona ulaşmak ya da ulaşamamak bizlerin çabasına bağlı kılınmıştı. Ne diyordu Ayette Ve Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Benliğimizi, kendimiz zannederek, peşinde, doyurmaya çalışarak geçiyordu hayatımız. Hâlbuki bir kendimiz vardı, onu bilen Rabbini bilirdi. Kendimiz olmak, benliklerin pençesinden kurtardığımız ya da yönetebildiğimizde açığa çıkan doğamıza kavuşma haliydi. Kendin olmak kimseye zarar veremezdi. Kimseyi üzemezdi, beklenti içine de giremezdi. Oradan, bağlantı kesintisizdi. Kendin olabilmek, özünü yansıtabilmekti ve Öz, ondan bir parça olduğunu yansıtmaktı. Her şey olması gerektiği gibi, kararında ve ifadesinde olduğu zaman, bir bir perdeler de aralanıyordu.

 Bir gün, o da kendisi ile çeliştiği, sevgisini ve ihtiyacını dış kaynaktan beklediği zamanlarında, sevdiği ancak uzun zaman görüşmedikleri büyüğüne, telefon açmak istemişti. Ancak, telefonuna cevap verilmemişti. O gün enerjisi düşmüş, halsiz kalmıştı. Çünkü özü ona huzursuzluk vererek, yaptığı şeyin zamanı olmadığını hatırlatmıştı. Toparlanmakta çok zorlanmıştı. Elbette özü onun sürecini biliyordu, çabaladığını, kendinin en güzel halini ortaya çıkarma çabasında olduğunu biliyordu. Onun için iyi geçmeyen gecenin sabahına kulağında kuş sesleri ile uyanmıştı. Bir an gerçek sansa da uyku uyanıklık arasında, kuşların sesi rüyasından gelmekteydi. O gece rüyasında, Hz. Ali karşısındaydı, kendisini siyahlar içerisinde, güçlü ve dik dururken görmüştü. Üzerinde, siyah-gri arası renkte deri bir ceket,  siyah uzun etek vardı. Hz. Ali bir an kılıcını çıkardı, kılıcın ucu iki başlıydı.Kılıcını ona uzattı ve “Adaleti önce kendin için sağlamalısın” dedi. O ise aldığı kılıcı karnı ile leğen kemiği arasına batırmıştı, kan akmıyordu. Telefonu açılmayan o geceden kalan hissettiği acıyı, rüyasında adaletin kılıcını önce kendine batırarak geçirmiş, sabaha da kuş sesleri ile uyandırılmıştı.

Geçmişin alışkanlık dürtüsü devam edebiliyordu. İçinde uyanmayı bekleyen sezgilerin, doğan, iç görülerin; sakince tozlu rafında bekleyen kitap gibiydi. Sen açana kadar o da kendisini açamazdı, açabilmek için artık iç ses, öyle bastırıp seni rahatsız ederdi ki, bunu yeri geldiğinde huzursuzluk olarak adlandırırdık. Kendisi olamayan bir beden daha ne yapabilirdi ki? Ne yaşadıklarımız, ne duyduklarımız, ne suskunluklarımız ne de çığlıklarımız bize sesini duyurabilmişti. Ya hasta olur, hastalığın pençesindeyken, “Hele bir iyileşeyim” der cümlelerini sıralamaya başlardık. Ya da her ne iş yapıyorsak, çırpınmaya başlardık, “Bu değilim, ben bu değilim!” diye olman gereken halimizi hatırlamamız için, kendi kendimizle konuşurduk.

Bu ses, bazılarında hayatı yavaşlattığında, bazılarında huzursuzluk olarak ve hastalıkların artmasıyla açığa çıkmaya başlıyordu. Çıkan ses ile bir anda her şey dönüşemezdi. Yavaş yavaş, kararında, davranmak ve beklemek, kendini, yaşadıklarını, çevrendekileri gözlemlemek en doğrusu olacaktı. Her şey bir anda olmasa da, kendimiz olabilmek, benliğin yönetilebildiği bir yerde, kimse kimseye karşı uç noktalarda bir duygu da beslemeyecek,  beklenti içine girmeyecekti. Karşılanması gereken her şey önce özden karşılanacak ve doyulacaktı. Sen doyar ve senden taşarsa işte sağlıklı bir sevgi o zaman paylaşılabilirdi, başkalarından almak için benliğin çevresinde kıvranmayabilirdik. Çünkü hakiki sevgiyi kendine verebilmiştin, kendinden kendine yani öz’ünden kendine sevgi akmıştı, taşanı da diğerlerine kaynağı temiz olan yerden aktarılacaktı.

Hayal dediğimiz, düşlemek de O’ndan gelen bir parçaydı. “Güzel düşün güzel olsun” dedikleri. Konuşursun duyan olmaz belki ama düşünce, düşününce ve hayallerine şahit olan O özün senin için de sisteme müdahale eder ve yolu açardı. Başkalarına çok dil dökmeye gerek var mıydı? Düşünceni içinden duyan, gören bir Öz vardı. Yaşadıkların seni kendin olabilme yoluna, eşiğine kadar getirmek içindi. O yüzden geçmiş iyi ki var dediğimiz ve şu an da çabamızı koyabileceğimiz tek An’a sahibiz. Çaba ise, insanın sadece işinin, gücünün kendisinin en iyi halini ortaya koymasıyla olacaktır. Dışarıyı değiştiremezsin belki ama sen değişirsen, dünyan değişir. 

1 comment
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

ÇİMENTO FABRİKASI

Yeni evlenmişti, düğün arifesinde yapılan borçlarını ödeyebilmek ve geçimini de sağlayabilmenin derdiyle yollara düşmüş iş arıyordu, başvurduğu firmalardan bir tanesi onu aramış görüşmek istediğini söylemişti. Baktı evine epey uzak olsa…
Görüntüle

Apartman Boşluğu

Gittiği yol yol değildi, çabasına bir karşılık bekliyor, hep mutluluğu başkalarında arıyordu. Kime değer verse verdiği değer karşılıksız kalıyor ve aldıklarıyla yetinemiyor, kimseyi de olduğu gibi kabul edemiyordu. Her gün…
Görüntüle

SEN NASILSIN…

Her sabah olduğu gibi yatağında iki büklüm kıvrılmış vaziyette açtı gözlerini sabahın ışıklarına karşı.  Üşümüştü evet, gecenin soğuğu üstüne beton gibi dökülmüştü.  Sanki yatağından kalkamıyor, hatta kımıldayamıyordu bile, sesi kısık…
Görüntüle

BİR…BİR

Eli koynunda bekleyenler misali, mis kokulu baharları bekledim, kâh yürek yangınların da aleve şifa oldum, kâh güneşli günlerin seher yeli… Balkonun da oturuyordu bir başına gecenin kör karanlığın da, elinde…
Görüntüle

KAR KÜRESİ

Yastığın kenarı ıslak, gözleri şiş, başında sanki tonlarca betonun ağırlığı, yutkunmak istiyor ancak boğazı direndiğinden, yutkunamıyordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Hala başucundaki mumluk yanmaya devam ediyor, mumun içeriğindeki gül…
Görüntüle

SALINCAK

Hayallerindeki kahramanlarla yaşamak, gerçek dünyanda görmek istediğin hallerini, düşlerinde olmasını istediğin gibi yaşatıp onlarla muhatap olmak gibi aciz durumdasın. Acizlik ise,  yapmaya gücün yettiği halde kendinde reddettiğin potansiyellerin dedi. Bu…
Görüntüle